|
Sizin ağzınızdan Nasuh Mahruki kimdir? Hiç öyle bir şey düşünmedim açıkçası. Klasik bir biyografi tanımı yapmak çok alışılmış olurdu ama zaten siz bunu internet sitelerinden kolayca bulabilirsiniz sanırım Nasuh Mahruki’yi sizin gözünüzden tanımak istiyoruz. Ülkesini seven, ülkesine ve insanına faydalı işler yapmaya çalışan bir adamım. Ailemden böyle gördüm ve atalarımdan da böyle gördüm. Tarihe baktığım zaman bu kültürün hakikaten çok iyi işler yapmış insanlar ortaya çıkarttığını da gördüm. Sonuçta ben de onun bir devamı olarak iyi işler yapmaya çalışan birisiyim.
Akut nedir? Ne iş yapar. Akut arama ve kurtarma derneğidir. Bu konularda toplumu bilinçlendirmeye bilgilendirmeye çalışır.1996 yılında kurduğumuz bir sivil toplum kuruluşu Akut’un ne kadar gerekli bir kuruluş olduğunu herkes 96 depreminden sonra fark etti. O tarihe kadar böyle bir sivil örgütlenmenin ne kadar faydalı olabileceği ve ne kadar önemli boşluk doldurabileceği bilinmiyordu. Ne zamanki 17 Ağustos Gölcük depremi yaşandı ve sonrasındaki o sistem içerisindeki bütün yapılanmaların hazırlıksız yakalandığı ve neyin nasıl yapmasını bilmediği bir süreçti. Bir avuç dağcının bir araya gelerek örgütlendiği Akut Derneği o boşlukta ciddi görevler üstlendi ve arama kurtarma yapmanın yanı sıra yardım dağıtma çalışmalarını da ciddi manada ilk süreçte biz üstlendik. Dolayısıyla sivil toplum örgütünün ne olduğunu her şeyin devletten beklendiği düzende herkesin üzerine düşeni yapması gereken yeni bir dünyada artık yaşanıyor olduğunun da çok güzel sembolik elle tutulur örneği oldu Akut ve gelecekle ilgilide elbetteki Akut’u oluşturan o güçlü grubun hayali hedefi de daha güzel daha yaşanır daha huzur ve barış içinde bir Türkiye’nin oluşmasına katkıda bulunmak, kendine seçtiği misyon çerçevesinde. Bu çok zor bir soru. Çünkü İstanbul’un asıl problemi mevcut yapı stoklarının depreme dayanıklı olmaması. Şimdi İstanbul’da 13-14 milyon insan yaşıyor ve 1 milyon 200 konuttan bahsediliyor ve bunun % 70-80’inin kaçak olduğu düşünülüyor. Düşünün İstanbul gibi koca şehrin mega bir şehrin büyük oranda kaçaklaşmayla yapıldığı, depreme dayanıklı olup olmadığı tartışılır bir durumda olduğu biliniyor. Bu tabii ki de sizin arama kurtarma örgütlenmesini güçlendirerek çözebileceğiniz bir problem değil. Bu problemin doğru çözümü eldeki mevcut bina stoklarının tamamının elden geçirilmesidir.1 milyon 200 konut mu var bu konutun tamamının tek tek kontrol edilmesidir. Çünkü biz zamanında onları kontrolsüz yapmışız, yapılmasına göz yummuşuz. Biri tarafından beslenmiş ve çok kirli bir işbirliği kurulmuş belediyelerle vatandaşlar arasında son 50 yılda. Şimdi 99’da biz bir acı yaşadık. Bundan ders aldık ama bu dersi tam olarak yerine getiriyor muyuz sorusunun cevabını olumlu olarak vermek zor. Türkiye ne yaptı depremden sonra. Arama kurtarma konusunda kaynak aktardı. Ciddi anlamda arama kurtarma ekipleri oluşturdu. Sivil savunmanın personel sayısı 20 katına çıkarıldı. İnanılmaz iyi teknik malzemeler satın alındı. Silahlı kuvvetler arama kurtarma ekibi kurdu. Sadece akut vardı deprem sabahı gönüllü olarak bu sayı oldu 500 tane. Büyük şirketler kendi arama kurtarma ekibini oluşturdu. Belediyelerde yine Akom kuruldu. Valilik çerçevesinde yine birçok şeyler yapıldı. Ama sonuçta bu problemi sonucundan çözmek lazım. Bizim problemin köküne inip çözmemiz gerek tabi. Yok değil. Bir afet planlaması nasıl yapılır. Önce risk yönetimi sonra kriz yönetimi. Afet dediğimiz şey önlemler. Hazırlık. Müdahale, iyileştirme 4 aşamalı bir modelden oluşur. Önlemler ve hazırlık dediğimiz şey henüz afet zararlar ortaya çıkmadan önce yani bir risk olarak hayatımızda varken yapılan hamleler, risk yönetimi hamleleri diye adlandırmak gerekir. Kriz yönetimi dediğimiz artık deprem oldu binalar yıkıldı işte enkaz altında kalanlar var biz bunları kurtarmaya çalışıyoruz, müdahale aşaması yani. Müdahale ve iyileştirme aslında afetten yani depremden sonraki safhadır, kriz yönetimi safhasıdır. Türkiye’nin yaptığı 17 Ağustostan sonra çıkarttığı ders sonrası ortaya koyduğu esas emek kriz yönetimine yönelik bir emek oldu. Yani müdahale aşamasına bir hazırlık yaptı Türkiye arama kurtarma ekibinin sayısını arttırarak. Hâlbuki esas yapılması gereken risk yönetimi safhasıdır. Yani olmadan önce bir koruma kültürü geliştirerek. Nasıl çocuklara aşı yapıyoruz hastalanmadan önce ya da hastalandığında o virüsü atlatabilsin diye. Bu işin sırrı koruma kültürü geliştirebilmek. Afete dayalı bir toplum haline dönüştürebilmek İstanbul’u Türkiye’yi. Ama bununda yolu öncelikle mevcut yapı stoklarının afete dayanıklı hale getirilmesidir. Şimdi siz işin o tarafına kaynak aktarmadan arama kurtarma ekibi oluşturmayı düşünün ne kadar mantıklı. Yani binalar yıkılacak, biz binalar yıkıldıktan sonra işimize bakacağız demek gibi bir şey bu. Türkiye 7-8 yılda bunu yaptı aslında ciddi manada bu süreçte asıl yapılan bu. Toki bunlar çok iyi, çok doğru projeler. İstanbul’un o sağlıksız yerleşim yerlerinin gerekiyorsa yıkılıp başka yerlere daha sağlıklı yerlere normal yaşam koşullarının sürdürülebileceği ve depreme dayanıklı yerlere nakledilmesi lazım veya muhtelif binalar güçlendirilebiliyorsa güçlendirerek bu problemin çözülmesi lazım. Şimdi bunlarda yapılıyor yavaş yavaş. Güzelde çalışılıyor. Buna hakkını teslim etmek gerekir muhakkak. Ama 13-14 milyonluk bir kentte 1 milyon 200 konutluk bir kentte daha hızlı daha verimli çalışılması lazım. Problem ciddi çünkü. Bürokrasi sizinle ortak hareket ediyor mu? Akut’la iş birliği içerisinde mi? Zaman zaman bizden de görüşlerimiz alınıyor. Bazen ortak eğitimler yapılıyor. Tatbikatlar yapılıyor. Ama tabi dediğim gibi biz daha ziyade kendi kaynaklarıyla oluşmuş bir kurumuz. Devletin de kendi oluşumları var. 1999’dan sonra dediğiniz gibi akut çok büyük önem kazandı. Sadece akut değil… İşte bu problemin hep sonucunda çözmeye çalışmaya yönelik kaynak aktarımıydı ve Türkiye şu anda arama kurtarma malzemesi ve ekibi konusuna gereğinden fazla yatırım yapmış bir ülke. Çünkü arama kurtarma ya da deprem dediğimiz şey Salı Perşembe olmuyor. Belli aralıklarla oluyor. Şimdiden her tarafı arama kurtarma malzemesi ve ekibiyle doldurmak demek bunun deprem 10-20 yıl olmadığında ne olacak. İnşallah olmaz o ayrı bir mesele ama malzemelerin modeli eskiyor, bakımı onarımı parçası bir sürü şey değişiyor gelişiyor. Biz kendimize öyle bir kaynaklarımız ki çok önemli kaynaklarımızı oraya aktardık. Ama oraya aktarılan kaynakların daha da fazlasının binaları sağlam yapmaya güçlendirmeye gerekiyorsa yıkıp yeniden yapmaya, farklı yerlerde inşa edilmeye aktarılması daha doğru bir seçenek olurdu. Tutkulu bir hayatınız var. Bu tutku nerden? Yaradılış. Ben çocukluğumdan beri doğayı, hayvanları çok severim. İnsanın içinde olmalı diye bir şey var ya. Sanırım benim içimde vardı böyle bir yaşam biçimi. Ben de zamanla bunu daha da ilerleterek sanırım sizin kastettiğiniz bir yaşama kavuşmuş oldum. Böyle bir hayat için biri size önder oldu mu? Benden önce dağcı yetişmedi ki Türkiye’de. Hani ben de bunu kendime örnek alayım. Onun gibi olayım diyebileceğiniz bir dağcınız yoktu Türkiye’de. Sizden sonra, üniversitelerde bu tür çalışmalar varmı? Olanaklar sağlanıyor mu? Üniversiteler her zaman çok iyi bu ülkede.30 yıllık üniversiteler. Kulüpleri var çok iyi çalışıyor. Federasyon var eskiden oda iyiydi ama son 10 yıldır maalesef oda çok eski 1970’lerin anlayışıyla dağcılık yaptırıyor Türkiye’de. Ama genç nüfus çok ve gençler hakikaten bu sporları seviyorlar severek yapıyorlar geliştirmek istiyorlar. Dolayısıyla yavaş yavaş gelişiyor ama daha iyisi olabilir. Bizim federasyonumuz daha çağdaş modele yönelebilseydi dağcılığı daha iyisi olurdu. Maalesef kötü gidiyor işin o tarafı. Bunun için kaynak aktarılabilir mi devlet tarafından? Federasyon var. Onun çerçevesinde o kaynaklarda çok verimsiz yanlış kullanılıyor. Bu federasyon ekolünün anlayışından ve o 1970lerin anlayışıyla devam ettirilmesinden dolayı. Yani kaynak var ama bu kaynağı nasıl verimli kullanacağını bilmeyen bir federasyon var. E durum böyle olunca istediğiniz sonucu alamıyorsunuz. Yüksekler ve zirvede olmak size ne hissettiriyor? Ben dağları seviyorum bir kere. Yükseklerin ötesinde doğayı seviyorum. Doğanın coğrafyasını, doğanın ortamını ve o kültürleri o anlayışı o sporu ve doğanın içinde spor yapmayı seviyorum. Dağcılık hakikaten hayatımda beni en çok mutlu eden en çok tatmin eden şeylerden bir tanesi. Hep o büyük hedefleri koyarak hem kendini aşmak hem Türk sporuna, Türk dağcılığına bu yenilikleri getirmek amacıyla çok tutkuyla yıllarca hareket ettim ve çok mutlu oldum hepsiyle de. Sizin peşinizden geldiğini düşündüğünüz birileri var mı? Tabi. Türkiye’de dağcılık artık ciddi anlamda gelişmeye başladı. Özellikle bu 90’larla birlikte Türkiye’de doğa sporlarına ilgi arttı. Sadece dağcılıkta değil yamaç paraşütçülüğü, aletli dalış, doğada yapılan birçok spor rafting gibi birçok sporda çok değişiklik görüyor. Çünkü Türkiye’nin nüfusu genç ve bu çocuklar eğer uygun imkânları olsa şartları olsa çok daha başarılı işler yapabilecek kapasitede çocuklarda var. Ama Türkiye’de böyle bir spor kültürü bilinci yok. Varsa yoksa futbol. Açıyorsunuz tv’yi saatlerce süren futbol sohbetleri. Bir maç oynanıyor 2 buçuk saat dedikodusu yapılıyor ondan sonra. Bu ne yazık ki Türkiye’de sporun gelişimini engelleyen öldüren bir yaklaşım. Yani sporu tamamen futbol diye topluma angaje ederseniz ve yani oraya sokarsanız işi bide futbol 11-11 toplarsanız 22 kişi oynuyor. Sporcu kimliğiyle işin içinde olan insan sayısı ne kadar az. Ama onun arkasında yüz binlerce insan futbola duyduğu sevgiyle ve sempatiyle kendisini spora ilgili zannediyor. Hâlbuki ne kalp ciğer sistemine faydası var ne bir koşu yapıyor ter atıyor hiçbir yaralı tarafı yok. Ama sporla ilgili görüyor kendisini. O yüzden bu çok yanlış ve tehlikeli bir politika. Asıl olması gereken Türkiye’deki bu genç nüfusunu ve bu genç nüfusunun içerisinde ortaya çıkartabileceği başarılı bireyleri destekleyen politikalarla hareket etmek. Ne yazık ki Türkiye bu noktada değil. Batıyla dünya ülkeleriyle kıyasladığımızda biz bu sporların neresindeyiz? 50 yıl gerisindeyiz. Türkiye’nin nüfusu 70 küsür milyon Avrupa’da nüfusu 15 milyon olan devletlerle Avrupa şampiyonu alanında rekabet haline geliyorsun, İstanbul kadar nüfusu olan yerler geçiyor bizi. Bizim sırf genç nüfusumuz adamların nüfusunun 2 katı. Yani bu ülkede 30 milyon genç insan var. Bu insanların eğer önüne fırsatlar yaratılsa o çocuklar çocuk yaşta keşfedilse, acaba hangi alanda kendini geliştirirse bu sadece sporda da değil sanat, edebiyat, bilim başka birçok alanda da geçerli bu. Nüfusumuzla doğru orantılı bir başarı grafiğimiz yok. Çünkü nüfusumuzu doğru değerlendiremiyoruz. Genç nüfusumuzu eğitimle uygun kendilerini geliştirme fırsatlarıyla besleyemediğimiz için sistem olarak aslında birçok insan başarılı işler üretebileceği halde hiç oralara ulaşamadan yaşlanıyor ölüyor. Türkiye’deki başarıların birçoğu bireysel başarıdır. Benim durumumda bireysel başarıdır sistemin başarısı değil. Siz başladığınızda arkanızda destek olabilecek birilerinin olduğunu biliyor muydunuz? Öyle bir örnek yoktu ki benim önümde Türkiye’de. Ben yüksek itfa dağcılığına başlamamdan önce 83 ve 85 de iki tane 7000 mt tırmanış vardı. Türkiye’de ondan sonra 92ye kadar yoktu öyle bir şey ve 92de ben tekrar Türkiye’de yüksek itfa yani 7bin metrelik dağ tırmanış başlattığıma soru soracağım kimse yoktu. Hani bu işin doğrusu nedir, nasıl yapılır, ne götüreyim ne getiriyim antrenmanı nedir? Öyle bir bilgi yoktu hep ben deneme yanılmayla öğrendim, dağcılarla öğrendim.8 bine gittiğimde Türkiye’de 8 bin metrenin hayali kurulamazdı öyle bir vizyon yoktu. Bize göre çok ileride bir şeydi ama gidip yapınca yapılıyormuş Türklerde yapıyormuş bunu oldu ve başka dağcılarda gitti. Bugün Everest’e çıkan 14 tane Türk dağcısı var. Akut’a üye olmak için ne şartlar gerekiyor? Akut sonuçta bir dernek ve tüzüğü var. Bu işin misyonu var, idealleri var bir kurum kültürü var ve onu benimsemek gerekiyor öncelikle. Ama bizim hep kendi içimizde söylediğimiz şey vatanını milletini seven herkes Akut’a üye olabilir. Sonuçta Akut ülke sevgisi için kurulmuş bir yapı. Bu davanın içine girmek isteyen ve gönüllü olarak elini taşın altına koymak isteyen herkese kapımız açık. Yani sınırlaması yok, o zaman Akut’a girmek, ona üye olmak çalışmalarına katılmak için. İşte o özveri gerekiyor. Laf olsun diye kimseyi aramıza sokmayız. Gelecek ve çalışacak. Biz çalışan insan istiyoruz aramızda çalışacaklarsa başımızın üstünde yerleri var. Akut’un kaynakları var mı? Bağışlarla ayakta kalan bir yapıt. Bunun dışında kaynağı olmayan bir kurum. Yani kendini halkın bağışlarıyla finanse eden mir kurum. Devlet tarafından herhangi bir kaynak aktarılıyor mu? Yok. Birde üstüne üstelik 80 küsur milyarlık otomobil vergisi ödedik bugüne dek ve oda bizi çok zorlayan bir şey. Bizim öyle bir bütçemiz yok çünkü. Yılda ortalama 200 bin ytl gibi bir bağış aldığımız işte Ayşe teyze, Ahmet abi, cep telefonlarından 2930’a mesaj yolluyorsunuz ya da bir yerden geçerken ben Akut’a 10 lira bağış yapıyım diyorsunuz onlarla dönüyor dernek.
Avrupa’da da mı böyle? Avrupa’da yok onlar yine bu konuda da bizden 50 yıl ilerde oldukları için çoktan çözmüşler bu tür sorunlarını. Yani orda çok güçlü kurumsal yapıları var ve ana kadrosu profesyonellerden oluşuyor. Bizim gibi gönüllüleri de %70-80 civarında gönüllülerden oluşuyor. Akut’un farkı akut %100 gönüllü bir yapı. 17 Ağustos depreminde biz orda bulunamadık siz ordaydınız orda olurken değişik duygulardaydınız. Onu hiç bir daha düşünmedim. Ne yaşadıysak yaşadık çokta zor anlardı Allah bir daha kimsenin başına vermesin. Yani ben günde 5-6 saat uyudum ve hepimiz öyleydik aç, uykusuz çalıştık. Elimiz kolumuz param parça. Bir daha o günleri aklıma getirmek istemiyorum. Ne yaptıysak yaptık, bitti gitti. Kaç kişi vardı orada Akut bünyesinde? Biz orda 100 akut ekibi çalıştık.220 insanı enkaz altından çıkarttık. Türkiye’nin dört bir tarafından gelen bin civarı insanı örgütleyip onlarla beraber bu hizmetleri yaptık. Hatta sonra yardım dağıtım çalışmalarını da biz yaptık bu dönemde Değirmendere’de kurduğumuz kampta. Bir gece 1147ydi bizim kampımızda kalan Türkiye’nin dört bir yanından gelen kadınlar, öğrenciler, işçiler, madenciler, şirket çalışanları hepsi Akut çatısının altına girip çalştı. Sadece biz yapmadık o insanlarla birlikte yaptık. Birçok yer gezdiniz ve Türkiye vatandaşısınız. Ülkenizi seviyorsunuz. Karşılaştırdığınızda Türkiye batı ülkeleri Asya, Avrupa, bizim ülkemizi nasıl değerlendiriyorsunuz Bizim ülkemiz 12 Eylülden sonra çok şanssız bir döneme girmiş.1980den bu yana. Ülkeyi bir kere birileri alt kimliklere bölmeye çalışmış, becermişlerde. Hatta şu an son yapılan görüşmelerde bize Lozan anlaşmasına aykırı olarak bize diyorlar ki siz Kürtlere de azınlık hakkı tanıyın. Böyle bir saçmalık olur mu? Yani ülke ne mutlu Türküm diyene ilkesiyle kurulmuş bir ülkedir. Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir ilkesiyle kurulmuş bir ülkedir. Sonuçta hepimiz aynı ulusun bir parçasıyız. Burası bir ulus devleti. Şimdi Türkiye özellikle 12 eylülden sonra yapılan bu gelişmelerde alt kimlik sürecine sokulmuş alt kimliklere ayırmaya çalışılmış. Son süreçte yaşanana bu türban bile çok tehlikeli bir gelişme Çünkü bunca sene önce sağ-solla bizi birbirimize kırdırdılar. Türbanla laik dinci bir ayrıma gitmeye başladı ülke. Şu anda Türkiye’nin en son ihtiyaç duyduğu şey bölünmek. En son ihtiyaç duyduğu şey böyle düşünsel anlamda alt kimliklere ayrılıp bizim bizden olmayan ayrımına bölünmek. Bizim ulus devleti olarak birlik beraberlik dayanışma duygusuna ihtiyacımız var. Diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda tabi Avrupa’da batıda yok böyle bir şey. Onlar bunu çoktan çözmüşler aşmışlar. Böyle şeylerin konuşulmasına bile izin vermezler. Zaten demokratikleşmeyle insan haklarına duyulan saygıyla devlet yönetimindeki şeffaflık ve çağdaşlıkla ve hukukun üstünlüğüyle bu işi çoktan çözmüşler. Bizde ne şeffaflık var ne çağdaşlık var nede o hesap verilebilirlik var. Böyle şeyler olmadığı için bu tür alt kimlikle üzerine halkı bölme çalışmaları çok daha kolay olabiliyor ve çok tehlikeli bu. O anlamda bakıldığında Türkiye çok zor ve çok tehlikeli bir süreç yaşıyor. Ve bu herhalde 3-5 yıl daha devam edecek böyle. Bu süreci atlatmak zorundayız. Eğer farkına varamasak oynanan oyunların bedeli çok ağır olabilir. Yani bugün adamlar meclise bile çıkıyor biz ayrımcılık istiyoruz diyebiliyorlar rahatlıkla. Böyle bir şey anayasaya aykırı ülkenin üzerine kurulu olduğu temel ilkelere aykırı. Bunların hem de meclisin içinde konuşuluyor olması ne kadar tehlikeli bir noktada olduğumuzu gösteriyor. Ya da bu türban gibi son derece gereksiz konu, bugün için gereksiz bir konu evet önemli bir konu konuşulması ve tartışılması lazım ama Türkiye’nin ırak’ın kuzeyine operasyon yaptığı gün değil. Yani siz başka bir ülkeye askeri hareket düzenliyorsunuz sizin savaş şartları altında olduğunuz dönemde türban gibi konuyu gündeme getirmek ne kadar tehlikeli bir şey. Bu anlamda dediğim gibi zor bir süreç yaşıyor Türkiye. Eviniz gerçekten çok güzel bu evi siz kendi zevkinize göre mi döşediniz? Evet. Bu evi ben büyük babam yapmış zaten.50 yıllık bir ev Etilerin en eski evlerinden biridir. Bütün bu ahşap işlerini bir arkadaşımla ben yaptım. Bu güzel sohbet ettiğiniz için ve ayrıca bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Gerçekten çok güzel işler yapıyorsunuz. Ben teşekkür ederim. RÖPORTAJ: MURAT KISA (TÜRK DİLİ ve EDEBİYATI ÖĞRETMENİ) Ahmet BEKTAŞ (TÜRK DİLİ ve EDEBİYATI ÖĞRETMENİ) SELİN YILMAZ CANSU TAŞKIN RAZİYE KAYA |