Yeni Kayıt .... Giriş Yap
Çarşamba, 08 Şubat 2012
Anasayfa Görseller Okul Dergisi Sadrettin Özçimi
Sadrettin Özçimi
Neyzen ve klasik ebru sanatçısı Sadrettin özçimi ile yaptığımız, sıcak, içten, samimi ve hakiki, bir sohbetten çok, mülakatın tasviri olan bir röportaj yaptık. Bizi bulunduğumuz dünyanın bütün karanlıklarından, çok farklı tertemiz, saf bir dünyaya konuk eden Sadrettin Özçimi’nin verdiği cevaplar; tek kelime ile takdire şayandı. Kendisine sonsuz teşekkürlerimizi, size ise tadına doyumsuz bir röportaj sunuyoruz…

1955’te Konya’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Konya’da tamamladıktan sonra İTÜ Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuarı’nın Temel Bilimler Bölümü’ne ilk giren öğrenciler arasında yer aldı. Eğitimini ney sazı üzerine tamamlayarak 1979 yılında mezun oldu. Konservatuar öğrenimi sırasında Aka Gündüz Kutbay ve Niyazi Sayın’ın öğrencisi oldu

Mezuniyetinden önce 1977 yılında Dr. Nevzad Atlığ yönetiminde yeni kurulmuş bulunan İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’na ney sanatkârı olarak girdi. 1980 yılında döndüğü Konya’da, dönemin belediye başkanı Mehmet Keçeciler’in isteği üzerine, belediye bünyesinde bir konservatuar kurmak amacıyla çalışmalarına başladı. Önce Konya Belediyesi Türk Müziği Korosu’nu kurdu. Bu koroda, lise seviyesindeki Konyalı gençlere Türk mûsikîsi öğretti. Bu öğrencilerinden bir bölümü, hâlen, müzik dünyasında başarılı çalışmalarını sürdürmektedir.


1984 yılına kadar Konya Belediyesi bünyesinde çalıştıktan sonra 1984 sonunda Selçuk Üniversitesi’nde müzik okutmanı olarak göreve başladı. Daha sonra Cinuçen Tanrıkorur ile birlikte Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü’nün kuruluş çalışmaları içinde yer aldı.


1986 yılında İstanbul’a gelerek Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dinî Mûsikû Kürsüsü’nde master çalışmasına başladı. Master tezini, XV. Yüzyıla ait Hızır bin Abdullah’ın Kitâbü’l-Edvâr adlı nazariyat kitabı üzerine hazırladı. Özçimi’nin çalışması, Mûsikî Mecmuası’nın 1999 ve 2000 yıllarında çıkan sayılarında bölümler halinde yayımlandı. Çalışmalarını, hâlen, 1987 yılında ney sanatkârı olarak atandığı, Necdet Yaşar tarafından kurulup yönetilen İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu’nda sürdürmektedir.


* * * * * * * * * * * *


 


1-Çiğdem Öğüt: Hocam bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Sanata nasıl gönül verdiniz, nasıl başladınız?


Sadrettin Özçimi: Konyalıyım.Yaz mevsimlerini Konya’da geçiririm.Konya’ dan kopamayan ama İstanbul’dan da kopamayan birisiyim.babamın üniversite yıllarında musikiye olan ilgisi ve bu alanda talebe oluşu, ailemizin musikiye girmesine sebep olmuştur.Dolayısı ile evde, musiki ile iç içe bir hayat mevzu bahisti.Bizim de kulağımız musiki ile sulanarak orta okul yılarıma kadar geldim.Bu dönemde babamın teşviki ile neye başladım.Konya’da öğretmenlik yapan neyzen Ahmet Biçer ‘in talebesi idim.Bir iki yıl kadar beraber neyi meşk ettik. Bunun ardından 1976 yılında Türkiye Cumhuriyeti tarihinde açılan ilk Türk Musikisi Konservatuarı’nın ilk talebelerinden oldum. Konservatuarın ikinci yılında Kültür Bakanlığı Devlet Korosu’nun imtihanını kazanarak, Kültür Bakanlığı sanatçısı oldum. Hala İstanbul Devlet Türk Musikisi Topluluğu’nun üyesiyim. Musikî ile hayat devam ederken de 90’lı yılların başlarında tesbih yapımına merak saldım. Önümüzde bir önderimiz vardı ki, O da hayatta hala çok şükür, Allah uzun ömürler versin, ney sazında Türkiye Musiki Tarihi’nde en büyük şahsiyetlerden biri olan Niyazi Sayın’ının da talebesiydim. O’nun teşvikiyle ve yine ondan öğrenmek üzere tesbih yapmaya başladım. Üç dört yıl kadar tesbih üzerinde çalıştım. Kayda değer şeyler yapmaya başladıktan sonra Ebru Sanatı’na merak saldım. Ebru Sanatı’nda da Alp Aslan Babaoğlu ile Ebru’yu meşk ettik. İşte o gün bugündür, ebru, musiki ve tesbih yapımı ile hayat sürüp gidiyor.



2-Çiğdem Öğüt: Neden özellikle ney?


Sadrettin Özçimi: O benim bilinçli, şuurlu olarak istediğim, arzu etiğim bir saz değildi. Babamın teşviki ve Halil Can’ın babamın İstanbul’da ki hayatında hediye etmiş olduğu bir Mansur neyin elime tutuşturulması ile ney üflemeye başladım. Herhalde o kadar çok sevmişim ki buralara kadar geldim.

3-İsmail Cankal: Neden ney çalmak değil de üflemek?


Sadrettin Özçimi: Ney’i diğer sazlardan biraz ayırmak için olsa gerek. Çünkü diğer sazlar, her ne kadar insanın ruhi hayatında kullanılıyor olsa da, eğlence hayatında kullanılıyor. Ama ney sazının tamamen manevi hayata hitap eden bir saz olmasından ötürü diğerlerine çalmak diye hitap ederken, neyi onlardan ayırmak amacıyla ney üflemek şeklinde tabir edilmiş.

4-İsmail Cankal: Bir de hocam ney ile insan arasında ki ilişki dikkatimi çekti. Neyde ki dokuz boğum ile insanın nefes borusunda ki dokuz boğum birbirine denkmiş. Böyle bir tasar ı m ı n sebebi ne olabilir?


Sadrettin Özçimi: Şimdi eğer o açıdan bakılacak olursa, neyde ki yedi delikte insan vücudunda ki yedi delikle eş olması mevzu bahistir. Bunlar bir benzetmeden ibaret diye düşünüyorum. Ney ile insan arasında çok yakın, birebir bir ilişki kurmamıza gerek yok. Böyle de bir şey mevzu bahis olmamalı zaten.

5-Sevgi Erarslan : Meşk eylemekten bize biraz bahsedebilir misiniz, hocam?


Sadrettin Özçimi: Meşk eylemek demek, bir talebenin hocasından neredeyse göz göze diz dize gibi bir şekilde bu kadar yakın ilişki de bir sanatı öğrenmesidir. Yani kitaptan yahut bir iki dersle değil... Şöyle ki sizin okula girip çıkışınız, konuları öğrenişiniz bir meşk usulü değildir. Meşk demek bütünüyle, her şeyinle bir hocaya teslim olmak demektir. O seni şekillendiriyor, bir şekle sokuyor. Ne yazık ki günümüzde meşk usulü ile sanat çok azalmıştır. Yeni yeni tekrar geriye dönüş başlıyor. Hocanızdan hem sanatı öğreniyorsunuz hem de sanatın ilişkili olduğu bütün gerçekleri öğreniyorsunuz. Sanat, tek ve asıl olan ve bizi yaratan, Yaratıcı’ya ait olan güzelliğin tezahürü demektir. Hal böyle olunca işin içine her şey giriyor. Maneviyat giriyor, güzel ahlak giriyor. Sanatın bile bir güzel ahlakı var. Eğer onu alamaz ise insan, kitabi olarak öğrenir. Kitabi olarak öğrenirse de bütün her şeyi alıp öğrenemez. Sanatın insanın üzerine giydirdiği bir elbise, bir kisse var. Eğer hocasından öğrenmezse bunu o elbiseyi de görüp tanıyamıyor, hocasının giymiş olduğu elbiseyi de giyinme hakkına sahip olamıyor. Bu bakımdan meşk çok önemli bir şey… Meşksiz sanatın öğrenilemeyeceği kanaatindeyim. Eğer öğrenilirse; o sanatkârın ve ortaya koyduğu sanatının, hani şu yabani otlar vardır ya, hiç bahçıvan eli değmemiş, bunlardan farkı olmaz. İlla bir bahçıvan eli değmeli. Meşk eylemek demek, bütün bunlar demektir.


6) Saliha Bilgin: Nedim ney sesini ‘saf şekere’ Naili ise ‘gül dallarındaki bülbülün feryadına’ benzetiyor. Ortaya çıktığı zamandan beri etkinliğini devam ettirdiği tarih boyunca ney farklı şekillerde tanımlanmış. Yüzyıllardır insanı bu kadar derinden etkileyen neyin sırrı sizce nedir?


Sadrettin Özçimi: Şimdi bunun için bir hadise anlatılır. Peygamber efendimiz(s.a.s) Hz. Ali efendimize çok önemli bir manevi sırdan bahsediyor. Ama sır, adı üstünde sır, bunu hiç kimseye söylememesi gerekiyor. Ancak bunu taşımakta güçlük çekiyor, Hz. Ali efendimiz. İlla ki boşalması lazım çünkü o sır onu yakıyor. O da gidiyor kör bir kuyuya o sırrı naklediyor, boşaltıyor. İşte o sırrın tesiriyle orda biten kamışlardan çıkan sesin bu kadar yakıcı bu kadar feryat eden sesler oluşunu o sırrın sırrına bağlıyorlar. Şimdi kamışı kamışlıktan kesip ayırdığınız zaman kamış nereye özlem duyar? Kesildiği yere özlem duyar. Buradan hareket ederek insanı kendi doğup büyüdüğü ailesinden, sevdiklerinden ayırıp götürdüğünüz zaman başka bir yere insan ne yapar? Devamlı ayrıldığı yeri, sevdiklerini özler. Kavuşamadıkça, o kavuşmak isteği uzadıkça feryada başlar. Ney kamışını kamışlıktan kesip oradan çıkarıp alınca oraya olan hasreti yüzünden neyden çıkan sesin bu derece tesirli, bu derece yakıcı… Çünkü hasretle çıkıyor o ses. Buna benzetirler. Şimdi daha da ileriye götürecek olursak Hz. Mevlana bunu çok daha farklı bir noktaya götürmüş. İnsanoğlu nerden geldi? Bir ezel bezminden bahsedilir değil mi? Ezel bezmi nedir? Ruhların ilk yaratılmış olduğu an ve mekân. Yani Cenabı Hak bütün kullarını önce yarattı, ruhlarını üfledi, ezel bezminde, hepsini bir araya topladı ve onlara sordu: “Ben sizin Rabbiniz miyim?”, diye. Bizde: “Evet, Rabbimizsin.”, dedik. Şimdi orada Cenabı Hakkın güzelliğini duymuş olduk, bu ruhlar onu duydu. Hatırlıyor bir şekilde ama bir türlü teşhis edemiyor. Şimdi oradan yeryüzüne topraktan yaratılarak gönderildikten sonra oraya bir özlem başladı. N’oldu? Ait olduğun yerden ayırdıkları için bu feryat figan başladı. Tabi bütün bunlardan hareket ederek aşka bağlar, Hz. Mevlana. Hepimiz Cenabı Allah’ tan geldik ve O’ na geri döneceğiz. İşte O’ na olan aşkımıza olan, ana parçamıza olan hasretimiz bizi feryada sürükledi. İşte bu feryadımızı ortaya koyarken Cenabı Allah, ney gibi bir saz vermiş elimize. Neyle feryat ediyoruz, onla dile getirebiliyoruz bir şekilde. Kimisi onla getiriyor kimisi şiirle getiriyor. Yani Allah ‘ a ait güzelliği ortaya koyan ne kadar sanatkâr varsa bütün insanlar bu özlemi çekmekte ama işte bu sanatkârlarda özlemini, yaptığı şeye dökmek suretiyle ortaya koymakta Hasreti oluşturan ne? Sevgi ve aşk. İşte bütün bu aşkı dile getirebilen bu aşk sayesinde yakıcı olabilen bu hasreti ortaya koyabilmek için kullanılmış olan bir sazdır ‘‘ney’’.


7) Çiğdem Öğüt: Mevlevihanelerin Türk kültürüne katkıları neler olmuştur?


Sadrettin Özçimi: Bir kere belki diğer bütün tarihlerde sanat kullanılmış ama Mevlevihanelerde sanat başlı başına kullanılmış. Yani yalnızca musiki değil. Diğer bütün güzel sanatlarımızın birçoğu orada kullanılmış. Yani hüsn-ü hat, tezhip, edebiyat gibi. Eğer böyle bakacak olursak tasavvuf şairlerimizin nerdeyse %90 ı Mevlevihanelerden çıkmıştır. Mevlevihaneler yetiştirmiştir, o şairi. Mesela Mevlevihanelerden yetişmiş çok divan şairi de vardır. Edebiyatta işte böyle olduğunu görüyoruz apaçık. Hiç şüphesiz musikide de bu böyle. Çünkü musikimizin en büyük forumlarından olan Mevlevi ayin formu sayesinde musikimizin dehaları da oradan çıkmış. Ayrıca, o dehaların ortaya koymuş oldukları en mükemmel, en büyük eserler de oradan çıkmış. Kültür denince benim ilk aklıma gelen şey belki mimari gibi görünür ama bence musikidir. Hemen arkasından tabiî ki mimari gelir. Bugün Mevlevihanelere bakılacak olunursa, onların mimarilerine de bakılacak olunursa görüyoruz ki yine ecdadın ortaya koymuş olduğu camiiler dışında büyük çoğunluğu Mevlevihanelerde saklı. Ee geriye ne kaldı zaten. Edebiyat, musiki, mimari… Dolayısıyla Türk kültürüne çok büyük hizmetleri olduğu buradan da aşikâr.


8)Çiğdem Öğüt: ‘Suskunlar’ kimlerdir? Neden onlara Suskunlar denmiştir?


Sadrettin Özçimi: Bunu belki iki şekilde izah etmek mümkün. İlk etapta anladığım benim hamuş yani susmak. ‘Hamuşan’ diye de kabristana derler. Kabristanın eski ismi hamuşandır, yani ‘susmuşlar’. Onun haricinde tasavvufta da susmak, konuşmamak, bir konuşmak orucu gibi de bir terbiye şekli vardır, belli zamanlarda. İnsanlar, susarlar ki iç dünyalarına dönebilsinler, diye. Daima konuşan insan iç dünyasıyla pek alışverişi olmayan insandır. Hep dış dünyayla alakalıdır, çünkü. Ama insanın içinde bir iç dünya var, dış dünyadan çok daha büyük. Cenabı Allah ne diyor? “Hiçbir yere sığamadım ama kulumun gönlüne sığdım.” diyor. Tabi insanın kendini gözden geçirmesi için, iç dünyasına dönebilmesi için, susması gerekiyor. Zannediyorum, ‘suskunlar’ diye kastedilen susmuşların gayesi bu olsa gerek. Birde gönülden gönüle yol vardır, denir ya hani, işte o kapalı olan yolu belki açmak için de susmak gerekir.


9)İsmail Cankal: Niyazi SAYIN’ ın hayatınızdaki yeri nedir? Kendisiyle ne zaman ve nasıl tanıştınız?


Sadrettin Özçimi: Kendisiyle kendisini görmeden 1972’de daha neyle ilk tanıştığım anda tanışmış oldum. Hocam Arif BİÇER -Allah bin kere razı olsun- olmasına rağmen ta o günden itibaren gönlüm Niyazi Bey’e, onun tavrına düştüğü için hep onu kendime önder edindim. Daha sonra konservatuara gelir gelmez kendisiyle tanışmış olduk. Rahmetli Aka Gündüz KUTBAY okulda ki hocam oydu. Öyle münasip görülmüş idare tarafından. Ama ben hem Aka Gündüz hocamızın dersine giriyordum hem Niyazi hocamızın dersine giriyordum. Okuldan sonraki dönemde de haftada bir oturmak üzere evinde yıllarca ders yaptık. Tabi Niyazi Hoca bilhassa ney sazında musikide demek icap eder ancak neyin tarihinde Niyazi Sayından öncesi ve sonrası diye bir gerçek vardır ve Niyazi sayın devrin yetiştirdiği çok büyük bir isimdir. Çünkü ney sazını eline aldığı andan itibaren neye bakış açısı çok farklı olan ve bu hususta aldığı bir dua ile olsa gerek, kendisinden önceki hocalarından öğrendiklerini çok daha zirveye taşıyan ve bugüne kadarda kendisine henüz daha yaklaşabilmiş bir neyzenin olmadığı büyük bir insandır. Sanata bakış açısını da ben ondan öğrendim. Herhangi bir sanat eğer icra ediyorsan o sanatı bir şeylerle beslemen gerektiği hakikatini de ondan öğrendim. Edebiyata, tasavvufa, diğer taraftan tesbihtir, ebrudur, resimdir, şudur budur onlarla ilgilenmeye kendi öğrencilerini sevk eden daima kendi olmuştur. Çünkü onlar daima asıl yapmakta olduğun sanatı destekleyen, onları bir şekilde sulayan, ufkunu açan önünü açan sanatlar bunlar. Onlarla da mutlaka ilgilenmesi gerektiğini ilk günden itibaren daima söylerdi. İşte bunları öğrendik ve yavaş yavaşta uyguluyoruz.


10)Saliha Bilgin: Ney sesi günümüzde rock pop hip-hop gibi farklı müzik türlerinde de kullanılmakta… Bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz?


Sadrettin Özçimi: Saçma buluyorum. Çünkü tamamen insanın manasına, ruhuna hitap edegelmiş olan ve artık o maksatla bu güne kadar kullanılmış olan böyle bir saz artık belli bir yerlere mal olmuş demektir. Siz böyle bir sazı o mal olmuş olduğu yerden çıkartıp başka yerlerde suni bir şekilde kullanma hakkına sahip değilsiniz. Çünkü o artık bir yerlere mal olmuş, alamazsınız oradan. Alırsanız da işte çalmış oluyorsunuz. Çalanın yani hırsız olanında hali bellidir. Dolayısıyla neyin tamamen eğlenceye dönük,tamamen insanın nefsi tarafını besleyen bu müzik tarzının içerisinde kullanılmasını kesinlikle tasvip etmiyorum.


11)İsmail Cankal: Son zamanlarda neye olan ilginin artmasını nasıl yorumluyorsunuz?


Sadrettin Özçimi: Son zamanlarda yalnızca neye olan ilgi artmış değil. Milletimiz yavaş yavaş kendisine ait olan değerlerin peşine düşmesi gerektiğini, öğrenmesi gerektiğini anlamaya başladığını zannediyorum. Bütün sebep bence o. Geçmişte dünyaya hükmeden bir devlet olduklarını, dünyaya hükmeden bir devletin de sanatsız olmayacağını bildikleri için ‘Acaba o sanat neydi?’diye merak ediyorlar.Ve merak sayesinde de olsa geri dönüp etraflarına biraz baktıklarında dünya üzerinde bu derece güzellikleri koyabilecek başka bir devlet olmadığını gördüler ve ‘Allah Allah meğersem bizim kültürümüz neymiş?’ demeye başladılar.Yani öğrenmek maksadıyla da olsa geri dönüş yaptılar, diye düşünüyorum.


12)Saliha Bilgin:Yurtdışında da büyük konserler verdiniz.Türkiye’de ve yurtdışında verdiğiniz konserlerde neyin sizde uyandırdığı duygu arasında bir fark var mı?Yurtdışındaki insanların neye bakışları, ney hakkındaki yorumları neler?


Sadrettin Özçimi: Neyin bende uyandırdığı etki ne yurtdışında ne de yurtiçinde farklı olmaz. Burada önemli olan neyin benim karşımdaki insanlar üzerinde uyandırdığı etki farklı olur. Mesela, Türkiye’de ben ney üflediğim zaman kimsenin kılı kıpırdamaz. Ama yurtdışında üflediğim zaman insanlar ağlıyorlar. Niye ağlıyorlar? O güne kadar hiç duymadıkları, tanımadıkları bir sürü sesin meydana getirdiği bir melodiden neden ağlasınlar ki? Ben doğrusu bunu çok sordum kendime ama bayağıda zorlandım cevabını bulmakta. Biraz sonra bunu izah ettiğim zaman, siz bana soracaksınız:’Peki efendim, o izahınızdaki hususiyet ve özellikler biz Türk milletinde yok mu?’.Olmaz olur mu, tabii ki var. Ama üzeri tamamen örtülmüş vaziyette. Şöyle bir silkinip de, o içindeki cevherin bir harekete geçmesini sağlayamıyor, millet, Dolayısıyla bir arayışın içinde, aç susuz. Su arıyor boyuna kendini kandırmak için. Arayan insan mutlaka karşısına çıkan şeyin tesiri altında kalır. Ama aramayan insan aynı cevheri taşıdığı halde susamak, acıkmak gibi hasretleri bu insanda olmasına rağmen henüz daha acıkmamış, aç değil, çünkü karnını bir sürü şeyle doldurmuş,ama daha doymamış,doyması gerekiyor.İşte buradan hareketle,yurtdışındaki insanın niye bu kadar müteessir olduğunu,bizim yaptığımız musikiyle bu kadar tesir altında kaldığını,ben şahsen buna bağladım.


Ben bizim musikimizin tamamen ruhi olduğuna inanıyorum. Şimdi ruhi olunca bir şeyle bağlantısı olması gerekiyor. İşte nedir o?Ruhun neyle bağlantısı var? Ruh nedir? Neye ait parçadır? Allah’a ait bir parçadır. Dolayısıyla bizi canlı kılan o ruhtur. Yani kendi canlılığına ait olan neyse, o. Aynı cevherden bizim de içimize koyulmuştur. Şimdi o cevherin üzerini kapattığınız zaman, işte o cevher külün altındaki ateş gibi öylece külün kalkmasını bekliyor. Ne zaman ki, kül kalkar da havayla irtibata geçerse, o zaman ateş parlayacaktır. Türk milletinin üzerinde şu anda ruhlar küllerle kapatılmış vaziyette. Dediğim gibi yurtdışındaki insan ise artık o küller o kadar dönüm noktasına gelmiş ki, atmak durumunda. Allah’a ait olan cevher onda da var.Yani Müslüman olan olmayan herkeste var.Bütün insanlıkta aynı cevher var.Bizim musikimizde o cevherin tezahürü olarak ortaya çıkan bir musiki ise şimdi o cevherle bizim cevherimizden ortaya çıkan seslerin buluşması anında titreşim meydana gelir.İşte o titreştiği anda müteessir oluyor. İnşallah bizim Türk insanı da ruhun üzerindeki tüm bu pislikleri atar.O zaman bize ait olan ruhi özelliklerin ortaya koyduğu güzellikler birleştiği anda o da müteessir olacaktır,diyorum. Bilmem doğru bilmem yanlış.


13)Sevgi Erarslan: Ebru sanatında da oldukça başarılı çalışmalarınız var. Ebru sanatına ne zaman ve nasıl başladınız?


Sadrettin Özçimi: Ebru sanatından daha önce de bahsetmiştim.1993 yılında Alparslan Babaoğlu ile başladım.1997 yılında da icabetimi aldım. Bu biraz doygunluk gibi olmuştu çünkü 1970 yılında neye başlamıştım.1990 yılında da tespih yapmaya başladım. Ben 20 yıllık belli bir noktaya gelmişken yeni bir sanat öğrenmeye niyet ettim.3-4 yıl içerisinde de tespihte belli bir noktaya geldim. Kayda değer şeyler yaptım. Onda da doymuş olduğumu zannediyorum. Onun üzerine de ebru sanatına başladık. Ama ebru sanatının hakkından bir türlü gelemedik herhalde ki 14 senedir devam ediyor.


14)Saliha Bilgin: Ney ve ebru… İkisi de yaşadığımız modern hayatın hızına uymayan, sabır ve disiplin gerektiren uğraşlar. Bu iki alanda da kendini kanıtlamış biri olarak biz gençlere önerileriniz nelerdir?


Sadrettin Özçimi: Bir defa her şeyden önce etrafınızda kendinize ait bir sürü güzellik olduğunu düşünmenizi isterim. Yani şu anda güzel diye gördüğünüz, piyasadaki şeylerin neredeyse hepsinin Batı’dan ithal edildiğini, ama en güzelin onlarda olmadığını, onların çok daha güzelinin kendinizde olduğunu düşünmenizi isterim. Bunu düşünmekle insan hiç bir şey kaybetmez. En azından merakla da olsa düşünün.’Ya Allah Allah,her şey Batı’dan geliyor ama bizde bir şey yok mu?Bir şöyle kendime baksam,geçmişime baksam,ne kaybederim?’ diye kendinize bir sormanız gerekiyor.Bakıp da eğer herhangi bir güzellik gördüyse kendisine yakın,bir şeyi sevmeye başladıysa,öğrenmek üzere,öğreneceğiniz şeye mutlaka aşkla bağlanın,derim.Aşkla bağlanılmayan,bir şeyi tam ve mükemmel bir şekilde öğrenemezsiniz.O muhakkak yarım kalacaktır. Ve belki bütün bunların içinde en önemlisi öğrenmek istediğiniz şey neyse, onu en iyi yapanı bulun, gidin ve ona teslim olun. Bu çok önemli. Bütün bu öğreneceğiniz şeylerin sizi daha iyi daha güzel insan yapmak için kullanacağınız bir şey olarak kabul edin. Yani onu hiçbir zaman gaye olarak kabul etmeyin. Onu sizi iyi bir insan yapmak için bir vasıta olarak kabul edin. Eğer böyle olursa, kibir de gurur da ortadan kalkar. Ama ne zamanki siz onu gaye edinirseniz, o zaman arkasından gurur ve kibrin de geleceğini unutmayın. Gurur ve kibir geldikten sonra da sonra güzellik oradan uzaklaşır. Bu birbirine zıt olan iki haldir. Niye? Güzellik, Allah’a ait olan bir şey. Kibir ve gurur ne? Allah’ın en sevmediği şeyler. Şimdi sen Allah’a ait olan bir kavramı, Allah’ın sevmediği bir huy ve hareketle ortaya atabilir misin? Böyle bir şey mevzu-u bahis bile olamaz. O zaman, taa en baştan itibaren niyetimizi hep temiz tutacağız ve şu sanatı öğrenmek istiyorum ama bunun için aşk lazımmış, Allah’ım bana aşk ver. Allah’ım bana en iyi kimse onu karşıma çıkarsın, diye dua edeceğiz. Ve onu öğrenmeye başladıktan sonra, ben senin niyetinde daha iyi insan olmak için dünyaya geldim diyeceğiz. Niyetiyle yaptığınız zaman ancak netice alırsınız. Bütün bunlar olmazsa bütün emekleriniz boşa gider. Ne ortaya koyduğunuz şey güzeldir ne de siz güzel bir insan olabilirsiniz. Boşa gidersiniz ve yazık olur…


15.Sevgi Erarslan: Peki sizin eklemek istedikleriniz nelerdir?


Her şeyden önce sizin gibi gençlerin, yıllardır, belki yüzyıllardır hususen göz ardı edilmiş, öğretilmemek üzere gayret sarf edilmiş olan sanatlarımıza karşı böyle yakın alaka duyup, o sanatları, has bel kader bir şekilde bir miktar yapan birileriyle buraya kadar gelip, mülakatta bulunmanız, malumat toplamanız beni çok sevindirdi. Bu sanatları ve bunları iştirak eden sanatkârları merak etmeniz gerçekten sevindirici bir hadise… Diyerek sözlerine son veriyor, Neyzen ve Ebruzen Sadrettin Özçimi…


Çiğdem ÖĞÜT hocam,11 FEN-C sınıfından İsmail CANKAL, 9-A sınıfından Sevgi ERARSLAN ve 11 TM-B sınıfından Saliha Bilgin (Ben); röportaj sonunda hislerimizi Sadrettin Özçimi’nin sözleri ile tasvir ettik… Biz öğrenmek istediğimiz güzel şeylere, onu en iyi yapanı bulmak ya da en iyi yapandan en güzel şekilde nasibini almış olan Sadrettin Özçimi’yi vesile ettik… Allah razı olsun ki o vasıta oluşunu en güzel şekilde yerine getirdi… Kendisine tekrar sonsuz teşekkürlerimizi ve saygılarımızı sunuyoruz…

 


İnternet Explorer 6 kullanmaktasınız.

Kullandığınız web tarayıcı sitemizi düzgün gösterememektedir.

Bu nedenle güvenlik ve performans için tarayıcınızı İnternet Explorer 7 yada 8'e yükseltmeli veya Mozilla Firefox yüklemelisiniz

Nasıl yükseltme yapacaksınız?

Lütfen verilen linkten İnternet Explorer 8 i indirin. Internet Explorer 8 indirme linki.

Lütfen verilen linkten Mozilla Firefox u indirin. Firefox indirme sayfası.